Kopuk Bağlar'da Fatma Genç, Bilgi Üniversitesi Öğretim üyesi Prof. Dr. Gülhan Balsoy ile sokağın kadınlar için istisnai değil, tarihsel olarak sürekli bir mekân olduğundan hareketle, Osmanlı’da avare kadınları ve 19. yüzyıl İstanbul’unda kadın yoksulluğunu, görünürlük ve hayatta kalma mücadelesini ele alıyor.
Fatma Genç: Merhabalar, hoşgeldiniz, Kopuk Bağlar programında birlikteyiz. Nesnelerin, kavramlarını tarihi çoklu ve farklı perspektiflerden birlikte düşündüğümüz Kopuk Bağlar, her hafta Cuma günler 14:00’te sizlerle buluşuyor. Sevgili Gülhan Balsoy hocamız ile birlikte tarihi toplumsal cinsiyet perspektifinden ele aldığımız dizimizin son bölümündeyiz. Hoşgeldiniz hocam.
Gülhan Balsoy: Hoşbulduk, çok teşekkürler tekrar davetler için.
F.G.: Bugün aynı zamanda yılın son programı, herkese şimdiden iyi yıllar dilemek isteriz. Kadınların hikâyelerinin izini sürerek onları görünür kılan; arşivin suskunluklarını tarihsel bir feminist perspektifle yeniden düşünmemize ve yorumlamamıza imkân veren bu kıymetli çalışmaları için kendisine gönülden teşekkür ederim. Onun açtığı yoldan bugün Cibali Reji Fabrikası’ndaki kadın işçileri, ebeleri ve “avare kadınları” daha berrak duyabiliyoruz: Kayıtların arasından sızan o cümleler, o küçük izler, birer hayatın bütün ağırlığıyla karşımıza çıkıyor. Buradan hepsine selamlarımızı gönderiyoruz - ve onların sesine ses olanlara da çünkü o kadınlar burada: Hikâyeleri bugün bizim mücadelemizle birleşiyor ve bize yan yana durmanın gücünü hatırlatıyor. Biz de yılın son programını o kadınların sesiyle kapatmak istedik. Bu bölümde, Osmanlı’da Avare Kadınlarkitabının izinde, sokağın kimlere açıldığını ve kimler için nasıl kapatıldığını birlikte düşüneceğiz. Bu değerli çalışmanın Fol Yayınlarından kitap olarak çıktığını da hatırlatmak isteriz ilgilileri için. Bugün o kitaba girizgah yapacağız. Avare kadınlar kimdir?

G.B.: Görünmeyen; kimsesi, hatta evi bile olmayan, yoksullukla baş eden kadınların hikâyelerini yazmaya çalıştım. Bu kitap, benim daha önce yazdığım makalelerin derlemesi olsa da kitaplaştırırken yeni bölümler de ekledim. Bir süredir kadınların görünürlük, var olma mücadelesi üzerine çalışıyordum. Bu konuda birkaç makale de yayımlamıştım. Onları derleyip, bağlantıları kurarak bir araya getirdim. Kafamda hepsinin zaten bağlantısı vardı.
Bu kadınları bir araya getiren şeylerden bir tanesi kimsesizlikleri. Çok farklı kadınlardan bahsediyorum; kimi yaşlı, kız çocukları var aralarında, hasta olanları, suçlular var. Daha az oranda da seks işçileri. Seks işçiliği dışındaki deneyimlere bakmak istemiştim. Ataerkil, kadınlar için ücretli iş olanaklarının olmadığı bir toplumda kadınlar ne yapar sorusu aklımdaydı. Kadınların dışarıda, sokakta olduğunu ve kadınların sokakta her zaman var olduğunu ve var olmak için mücadele ettiklerini göstermeye çalıştım. Avare derken de iki tarafa da vurgu yapmak istedim yani bu kadınların bir taraftan gerçekten zor durumda olduklarına, öte yandan da mücadele verdiklerine dikkat çekmek istedim. Bu kadınlar hem kendileri ayakta kalabilmek, hem de çocukları, çocuklarının eğitimi ve onların bakımı için mücadele veriyorlar. Dolayısıyla o kadınların hayatında sadece zorluk kısmına değil mücadele ve direniş kısmına da vurgu yapabilmek önemli benim için. O zorluğu kıran bir kelimenin peşindeydim, avare kelimesini de biraz böyle seçtim. Kitabın başlığını görenler için tam karşılığını veriyor mu bilmem ama biraz bunu da tartışmak istedim.
F.G.: Avare kelimesinin anlamını da biraz açmak iyi olabilir.
G.B.: Başlığı seçerkenavare kelimesinin Farsça’daki anlamından faydalandım ve Farsça anlamını gördükten sonra bu kadınlara avare demeye karar verdim. Avare, bugünkü anlamında işsiz güçsüz, başıboş olarak kullanılıyor; ancak o hafifleten tarafından hareketle o kadınlar sokakta başıboş şekilde geziyorlar. Farsça’dan gelen avare kelimesi, 19. yüzyıl Osmanlısında kullanılan anlamıyla ise perişan demek ve yıkık, dökük anlamına da geliyor. Avare kelimesi, hem yıkık dökük halleri, hem de sokakta olma halleriyle, dediğim gibi 19. yüzyıldaki içeriğini daha fazla karşılayan bir kavram. Bugün her ne kadar avare kelimesine biraz daha farklı anlamlar yüklesek de 19. yüzyıl anlamı o kadınlar için daha çok oturuyor.
F.G.: Flanöz yerine avare kavramını seçmeniz dinleyicilerimizin kitapta okuyacakları bir ipucu olsun. Böyle bir girizgah yapmışken şimdi bir şarkı dinleyelim: Neşe Karaböcek’ten "Doğmuşum Avare".
F.G.: "Doğmuşum Avare"avare kavramını da çok güzel açıklıyormuş gibi geldi bana; programa hazırlık yaparken döne döne dinlediğimi söyleyebilirim.
Sokakta olmaktan bahsediyoruz. 19. yüzyıl Osmanlısında kimin sokakta olduğu da önemli. Kadınlar ne zaman kamusal alanda görünür 'meşru', ne zaman 'tehdit' sayılıp damgalanıyor?
G.B.: Sokakta olma hali bence çok kritik ve çok boyutlu - bunu ben de tartışıyorum, başka tarihçiler de… Osmanlı kadını dediğimiz zaman ilk aklımıza gelen, kafes arkasına kapatılmış bir kadın imajı: Sessiz, sözü olmayan ve dışarıda görünmeyen… Pek çok tarihçi gösterdi ki aslında eve kapanmak bir taraftan da bir ayrıcalık. Dışarıda iş yapmak zorunda olmayan kadınların hizmetkarları, uşakları, cariyeleri var ve bir anlamda eve kapanma ayrıcalığına da sahipler. Alt sınıftaki kadınlar tarımda zaten ister istemez dışarıda ve tarımsal üretimde çok önemli bir rolü var. Kentte su taşımaktan, ev işlerini görmeye kadar birçok nedenle kadınlar dışarıda ancak dışarıda olan kadınlar, bir anlamda hem kendi yaşadıkları dönemde çok dikkat çekmemişler, hem de tarihçiler onları görmezden gelmiş.

Mesela Osmanlı’da muhaddarad diye bir kavram var; dışarıya asla tek başına çıkmayan saygın bir kadını ifade ediyor. Bu ne demek? ‘Saygın bir kadın’ ancak etrafında aile bireyleri ya da yardımcıları, hizmetkarları varken dışarıda olabiliyor. Böyle bir ayrıcalığı olmayan bir kadın zaten saygınlık kavramından da otomatik olarak dışlanmış oluyor. Benim baktığım 19. yüzyılda artık hem kent hayatının, hem de ekonominin değişmesiyle birlikte kadınlar için yeni iş alanları ve fabrika işçiliği gibi alanlar da oluşmaya başlıyor. Yüzyılın sonunda bunlar yine kadınların ‘saygınlığını’ zedeleyen şeyler bir taraftan da.
Benim kitapta bahsettiğim kadınlar, gidecek hiçbir yeri, işi, geliri olmayan kadınlar. Onlar için sokakta olmak bir taraftan mecburiyet yani dolayısıyla onların ‘saygınlığı’ uygunsuzluk çerçevesinde ele alınıyor. Bu nedenle onların sokaktaki varlığı kentin orta sınıf, ‘namuslu aileleri’ için de bir tehdit aslında birçok açıdan - hem sağlık, hem de ahlak tehdidi. Bunu ters yüz etmeye, bütün bu normatif söyleme kadınların durduğu yerden nasıl bakabileceğimizi, görünürlük dediğimiz şeyi ters yüz etmeye çalıştım.

F.G.: Devletin ‘koruma’ diliyle kurduğu kurumlar (ör. Haseki Nisa) kadınlara ne sağlıyor; aynı anda nasıl bir denetim/izolasyon/terbiye mekanizması olarak işliyor?
G.B.: Kitapta Haseki Nisa Hastanesi’ne ve 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı sonrası göçle gelen kadınların kalması için kurulan ‘Kırmızı Kışla’ isimli dulhaneye bakıyorum. Haseki Nisa’nın tarihi daha geriye gidiyor; Hürrem Sultan’a kadar uzanıyor ama ben 1843 sonrasına bakıyorum çünkü bu dönemde vakfın kaynakları artık kuruyor. Haseki, ismi hastane olan ama kendisi yıkıntı halinde olan bir kuruma ve mekana dönüşüyor.
Bir tarafıyla bu kurumlar bahsettiğim ‘uygunsuz kadınları’ kapatma kurumları yani bu kadınları kentin orta sınıflarından uzaklaştırma, onların tehdidini azaltmak için kurulmuş kapatılma kurumları. Bir taraftan da arşive bakınca, kadınların bu kurumlara girebilmek için yazdıkları onlarca arzuhal var. Kadınlar karakollardan dahiliye nezaretine, bu kurumların müdüriyetlerine ve pek çok farklı kuruma arzuhal yazarak gidecek hiçbir yerleri olmadığını ve buralarda kalmak istediklerini söylüyorlar. Bu yönde ikili bir çerçeve olduğunu öne sürüyorum.
Kapatılma kesinlikle önemli, bu kadınların gözden uzaklaştırılması, tehdit olmaktan çıkarılması amaçları söz konusu. Öte yandan da gidecek hiçbir yeri olmayan kadınlar için buralarda kalmak bir çatının altında uyumak anlamına geliyor ya da en azından karnını doyurabilecek bir yere sahip olmak yani bu kurumların sadece disiplin fonksiyonu değil, aynı zamanda refah fonksiyonuna da bakmak ve bu anlamda ikili bakmak gerektiğini düşünüyorum. Arşivdeki belgelerde bu kurumdan kaçmaya çalışan kadınlar olduğunu da görüyoruz. Dolayısıyla tek değil, çok katmanlı ve çoklu fonksiyonlar içinde bakmanın daha iyi bir tablo sunacağını düşünüyorum.

F.G.: Arşiv ve kurum kayıtları kadınları hangi gözle kuruyor; biz bu ‘devlet bakışı’nı kadınların deneyimine nasıl çevirebiliriz ve kadınların arzuhal/şikâyet/başvuru/tanıklık gibi mekanizmalar kadınları nerede görünür kılıyor?
G.B.: Çok fazla arzuhal var gerçekten. Arzuhal mekanizması zaten Osmanlı toplumunda erken modern dönemden itibaren etkin kullanılan bir mekanizma ve devletle toplum arasında doğrudan ilişki kurulmasını sağlayan bir işlevi var. Tabii arzuhallerin kısıtları da var; kadınların önemli bir kısmı arzuhalleri kendileri yazmıyor, profesyonel arzuhal yazıcıları kadınlar adına yazıyor. Kadınların okuma yazma bilmemesi ile de ilişkili bir şey bu yani dolayısıyla orada talepte bulunan kadının kendisinin durumunu iyice kötüleştirmesi, acizleştirmesi, ‘kulunuz’, ‘köleniz’ gibi ifadeler kullanılması, talepte bulunan makamın yüceltilmesi gibi belli stratejik tercihler var ancak her halükarda devletle sıradan insanlar arasında bir kanal olduğu için arzuhallerle az da olsa o hikayelere girebiliyoruz.
Kadınların neler yaşadıklarını, mesela çocukları görebiliyoruz. Çocuk varsa arzuhallerde mutlaka bahsedilmiş oluyor ya da karşılaştıkları zorluklardan bahsediliyor. Bazı arzuhallerde talepler çok net ifade edilebiliyor. Dediğim gibi, arzuhallerin de kısıtları var ve bu yüzden arzuhaller bir kaynak olarak çok mutlaklaştırılmamalı ama başka türlü birinci el deneyimlerini bilemediğimiz sıradan kadınların, ‘elit’ olmayan kadınların hikayelerini anlık da olsa bize verebiliyor.
Kitapta da arzuhallerden faydalanmaya çalıştım. Toplumsal cinsiyet tarihi çalışan feminist tarihçiler de arzuhallerden faydalanıyor ve onları sorunsallaştırıyor. Bu anlamıyla kadınların sesini duyabileceğimiz önemli kaynaklar aynı zamanda.

F.G.: Romanlarda avarelik nasıl etiketleniyor ve nasıl bir endişeye dönüşüyor? Bu da bir yöntem olarak kitapta yer alıyor.
G.B.: Aslında yeni çalışıldı. Milli Cinâyât Koleksiyonu ile karşılaştığımda benim de çok hoşuma gitmişti. Süleyman Sûdî ve Vassaf Kadri’nin yazmış olduğu bir seri roman ve 10 kitaptan oluşuyor. Ayırt edici tarafı şu; bir anne ve kızının kurmuş olduğu bir cinayet ve suç şebekesinden bahsediyor. İstanbul’un altındaki şehre dair efsaneler hala güncel. İstanbul’un altındaki dehlizlerde, kuyularda bir şehir kurmuş olan bir anne ve kızının yönettiği suç şebekesinden bahsediyor kitap. Polisiye anlamda başarılı bir seri değil bir taraftan çünkü suçlar çok basit, her şey önden anlatılıyor ama çetenin başında Kara Cadı ve Kanlı Peri diye anne ve kızın olması çok ilginç. Cinsellik ve bu kadınların başında erkek olmaması dönemin kadınlara dair endişelerinden. 19. yüzyılda kadınların hem sosyal statüsü değişmeye başlıyor, hem de yazar kadınlar ortaya çıkıyor yavaş yavaş. Müslüman-Türk feministler kullanmasa da, feminizm kavramı kullanılmaya başlanıyor. Ermeni feministler, feminizm kavramını Müslüman-Türk kadınlarından çok daha erken kullanıyorlar. Bütün olarak kadın hareketinin canlanmaya başladığını görüyoruz. 19. yüzyılın sonuna doğru kadınlar çok eşliliğin eleştirisinden siyasi haklara kadar çok farklı taleplerde bulunuyorlar. Bu suç örgütünün bu endişelere de kapı araladığını düşünüyorum. Bu endişelerin bir polisiyede ve özellikle de erkek yazarların endişelerini ifade ettiğini söyleyebiliriz.
Kitabı bitirirken erkek yazarların endişeleri yerine, kadın yazarların beklenti ve umutlarına yer vermeyi istedim. Orada da Fatma Aliye’nin Refet ve Emine Semiye’nin Gayya Kuyusu romanlarından faydalandım ki başka örnekler de vermek de mümkün. Özellikle Osmanlı kadın yazarları üstüne çalışmalar son zamanlar çoğalıyor ve daha önce bilmediğimiz yeni romanlar keşfediyoruz. Bu iki romanda evlenmeyi reddeden iki kadın karakter var, evlenme şansları olduğu halde evlenmiyorlar. Benim anlattığım kadınlar da başka şekillerde yalnız ve kimsesiz kalmış. Hem Gayya Kuyusu’nun,hem Refet’in karakteri de avare kadın profiline uyan kadınlar ve sonunda ikisi de tek başlarına hayat kurmayı başarıyorlar. Dolayısıyla bana çok umut verdi bu romanlar, kendimi de heyecana getirerek bitirmiştim kitabı ve bu umudu önemsiyorum. Kadın tarihi yazmayı ve toplumsal cinsiyet üzerine düşünmeyi de bu açıdan önemsiyorum, bunu bir kez daha vurgulamak isterim.
F.G.: O kadın yazarların ve avare kadınların umutlarından bugüne ne söyleyebiliriz? Umut kısmını biraz daha açmak isterim.
G.B.: Kadın tarihi yazarken, ben de hiç bir şey değişmemiş yorumuyla karşılaşıyorum ama aslında çok şey değişiyor yani bunları konuşmak bile önemli. 19. ve 20. yüzyılın başında evlenmeyi reddeden ve tek başına ayakta durmayı tercih eden kadın karakterlerden birisi öğretmen oluyor, diğeri de başka yollarla Gayya Kuyusu’nda kendi başına ayakta kalıyor. Bu tek başına kalmayı ve kadın dostlarla yaşamayı tercih etmek, kadın dayanışmasıyla ayakta kalmak çok umut verici. 20. yüzyılın başında da çok değerliydi, günümüzde de çok değerli. Avareliği de biraz kadın dayanışmasıyla birlikte kuruyorum.
F.G.: Çok güzel bir bitiş oldu. Yılın son programında sloganımız da olsun bu: ‘Kadın dayanışması yaşatır ve hayatta tutar’. Üç programdır konuştuklarımız üzerinden yeni araştırmalar yapmak isteyenler için önemli bir yöntem öneren bu makalenizi de ilgililerine hatırlatmak isteriz: Osmanlı Kadın ve Toplumsal Cinsiyet Tarihçiliği Üzerine.
G.B.: Çok teşekkür ederim.
F.G.: Çok keyifli bir diziydi. Hikayelerini hiç bilmediğimiz kadınlar stüdyoda bizimle birliktelerdi. Bu üç programda sokakla, kurumlarla, arşivle ve edebiyatla örülen büyük bir hikâyeyi konuştuk. Bir yandan büyük resmi konuştuk; bir yandan da o resmin içinde kadınların tutunma, yol bulma ve direnme biçimlerine yakından baktık.Bu yayın, program dizimizin son bölümü ve 2025’in de son programı. Bizimle olduğunuz, dinlediğiniz ve bu sesleri birlikte çoğalttığınız için teşekkür ederiz.
Yeni yılda yeniden buluşmak üzere, kendinize iyi bakın. Şunu da net söyleyelim: Sokak da, tarih de ‘tarafsız”’ değildir; kimin dışarıda kalacağına, kimin ‘avare’ diye damgalanacağına iktidarlar, gücü elinde bulunduranlar karar verir ama kadınlar her seferinde o sınırları zorlar, pazarlık eder, tutunur ve kendi izini bırakır çünkü kadınlar farklı nedenlerle de olsa hep sokaktadır ve tarih boyunca hep sokakta olmuştur.
G.B.: Öncelikle iyi yıllar dilerim ve üç programdır beni konuk ettiğiniz için de çok çok teşekkürler.
F.G.: Umut ile, dayanışma ile kapatıyoruz bu programı. Görüşmek üzere, hoşçakalın.


